Molla Rejimi Neden Desteklenmeli?
Epstein koalisyonunun İran’a yönelik gayrimeşru saldırısının başlamasından bu yana sosyal medyada İran İslam Cumhuriyeti’nin niteliği ve alınması gereken tavra dair tartışmalar her geçen gün daha fazla göze çarpıyor.
İran’ın anti-emperyalist bir devlet olduğunu ama her anti-emperyalist örgütlenmenin doğru sonuç çıkarmayacağı gibi fikirlerden tutalım da, İran’ın da emperyalist bir ülke olduğu gibi hayret uyandırıcı düşüncelere rastlamak mümkün.
Elbette, sosyal medya mecrası, saymakla bitmeyecek fikirin herkesçe konuşulduğu bir alan.
Ancak bu düşüncelerin gazeteciler, politikacılar, aydınlar, sanatçılar ya da fenomenler gibi geniş bir kitleyi etkileme potansiyeline sahip kimseler tarafından üretilmesiyle, doğrunun ve gerçeğin tahribatını daha da derinleştiren bir nitelik kazanıyor.
Bu kimselerin, yaşamlarını idame ettirme ihtiyaçlarından tutalım da, sosyal medyanın getirdiği etkileşim ile birlikte kendine kişisel bir sermaye devşirmesine kadar bir dizi ekonomik, politik ya da psişik sebepleri olabilir, anlaşılırdır da... Ancak bireyin elde ettiği bu sermayenin karşısında, geniş kitleler nezdinde yarattığı veya yaratacağı muhtemel tahribatı gözetmek sorumluluğunun da altını çizmek gerekiyor.
İran özelinde yürüyen tartışmalara bakılırsa, “koyunun bulunmadığı yerde keçiye Abdurrahman Çelebi derler” misali tartışmalar “emperyalizm” kavramı etrafında yoğunlaşmaya başladı.
Emperyalizme dair birçok subjektif fikirle bezenmiş bu münakaşaların yanı sıra bir takım kaynaklara da atıf yapılarak yürütülen tüm tartışmalalarda bahsi geçmeyen tek kaynak var: Lenin tarafından 1916’da yazılan ve bildiğimiz anlamdaki emperyalizm kavramını formüle eden “Emperyalizm: Kapitalizmin En Yüksek Aşaması” isimli eseri...
Dünyada post-modern teorilerin düşün dünyasına her geçen gün rengini daha fazla verdiği bir sürecin sonucu olarak bilhassa “bilgi çağı” olarak lanse edilen zamanda, 2000’lerin başından itibaren birçok alanda, özellikle kavramları ve teorileri formüle ettiği için temel kaynak olarak sayılan eserlerin kendisi yerine, o eser ve düşünür hakkında bir başkasının yazdığı bir metni baz almak oldukça yaygın bir davranış haline geldi.
Öyle ki, uzun toplumsal mücadeleler sonucu teori-pratik sarmalında gelişmiş kavramları, ondan belki elli yıl sonra başka bir araştırmacının kendi kavraybildiği kadarıyla, cümleleriyle, niyetinden bağımsız olarak belki özünden kopararak kaleme almasının, sanki ilk defa keşfedilmiş gibi algılanmasına, itibar görmesine şaşırmıyoruz artık.
Kavramın tarihsel gelişim süreci, toplumsal mücadelelerdeki karşılığı ve günün ihtiyaçlarına ne derece yanıt verebildiği gibi hayati soruları göz ardı ederek, sözü edenin popülerliği, ana akım veya “muhalif” camiadaki prestiji, hatta cinsiyetinden dolayı zikredilen sözü koşulsuz kabul edip ardından gelen tüm tartışmaları ona göre eğip bükmenin de ne kadar bilimsel olabileceği aşikâr iken...
İran İslam Cumhuriyeti’nin niteliğine yönelik tartışmalara geri dönersek, her ne kadar cevabı aşikâr olsa da tartışmalarda kapladığı yer açısından İran’ın emperyalist bir devlet olduğu savunularına kısaca değinmekte fayda var.
Lenin tarafından formüle edilen emperyalizm kavramını baz alırsak, İran’da ulusal ve uluslararası tekellerin durumunu, bankacılık sektörü ve finans kapitalin durumunu, sermaye ihracını ve İran’ın diğer topraklardaki varlığını incelememiz gerekiyor.
Devrim Muhafızları tarafından kurulan ve İran ekonomisini domine ederken uluslararası ekonomik arenada da boy gösteren tekellerin varlığından söz etmek mümkün, ancak her ne kadar devasa şirketler olsalar da bu yarı-devlet işletmelerinin uluslararası tekeller olduğunu söylemek mümkün değildir.
Bu işletmeler, her ne kadar “milli” görünse de teknoloji, hammadde ve tedarik zinciri göz önüne alındığında başta Çin ve Rusya olmak üzere diğer ülkelere bağımlıdır.
Ekonomik ambargolar ile dünyadaki bankacılık sisteminden tamamen izole edilmiş İran’da sermaye ihraç etmek bir tarafa, ekonomik faaliyetin önemli odak noktalarından biri sermaye kaçışının önüne geçmek, bunun yanı sıra ekonomik yaptırımları delerek kendine ait sermayeyi ülkede tutmak ve ülke dışındaki parasını ülkeye sokabilmek...
İran’ın diğer ülkelerdeki askeri varlığı ise ABD ve müttefiklerinin diğer ülkelerdeki askeri varlık gerekçeleri ve pratiklerinin aksine, kurucu ideolojinin getirdiği mezhepsel ve dini motivasyonların yanı sıra savunma odaklı jeopolitik ihtiyaçların bütünü olarak karşımıza çıkıyor.
Tüm bunları değerlendirdiğimizde, bu verileri göz ardı edip İran’ı emperyalist bir ülke olarak tanımlama hatasına düşersek muhtemelen onlarca başka ülkeyi daha bu tanıma dâhil etmek zorunda kalacağımız bir durum ortaya çıkıyor.
Peki, kapitalist üretim ilişkilerinin hâkim olduğu ancak bağımlı bir ülke olan İran anti-emperyalist midir?
1979 Devrimi’nin öncesi ve sonrasına baktığımızda İngiltere’nin rejimin kuruluşundaki etkisini gözden kaçırmamak gerekiyor.
Çoğu ülkede olduğu gibi bağımsızlıkçı ve anti-emperyalist söylemlere sıklıkla başvuran İran’ın emperyalistler ile ilişkileri, iki tarafın dönemsel çıkarlarına göre değişimler gösterse de İslam Cumhuriyeti’nin kuruluşundan itibaren günceldir.
İran ile 16. yüzyıldan beri ilişkileri oldukça güçlü olan İngiltere, Sovyetler Birliği ve komünizm “tehditi” karşısında, ilerici bir hareketin İran’da iktidara gelmesi ihtimaline kayıtsız değildi... Komünistler ile anti-emperyalistlerin öncülüğünde bir devrimin önüne geçmek ve "anti-komünist müttefik" olarak gördükleri İslamcı kanadı iktidara taşımak için MI6 eliyle oldukça ciddi bir çaba sarfettiler.
Bugün, ülke yönetiminde etkin konumlarda bulunan reformcu klik, batının talepleri doğrultusunda ambargoların kalkması ve İran’ın ekonomik olarak dünyaya entegre olmasının gerekliliğini savunuyor ve Filistin Direnişi ve Direniş Ekseni ile kurulan ilişkileri ülkenin gelişiminde bir ayak bağı olarak görerek bunlardan kopulması gerektiğini savunuyor.
Molla rejimi de hiçbir zaman milli bir karakter taşımadı. Neo-liberal dünya sistemiyle hiçbir zaman problemleri olmadı. Ekonomik faaliyetlerinin tümü, üretici güçleri geliştirmek ve bağımsız bir üretim modelini hâkim kılmanın aksine kapitalist sisteme entegre olma ve bu sistemde kendine biçilen rolü benimseme davranışı göstermiştir.
Bilhassa diğer ülkelere dair bu gibi kavramlara dayanan teorik tartışmaları yürütürken, o ülkenin komünistlerinin ve ilericilerinin konuyu nasıl değerlendirdiklerini de es geçmemek gerekiyor.
Tudeh, Halkın Fedaileri, İran Komünist Partisi, İran Komünist Partisi (Marksist-Leninist-Maoist) ve İran İşçi-Komünist Partisi vb. birçok örgütün İran’ın sosyo-ekonomik yapısına dair değerlendirmelerine kolayca ulaşmak mümkün.
Bu yapılar, İran’ın kapitalist ve bağımlı bir ülke olduğunu, burjuvazisinin niteliğinin milli olmadığını ve komprador nitelikte olduğunu, bununla birlikte İran’ın anti-emperyalist bir güç olmadığını kapsamlı analizlerle ortaya koyuyorlar.
İran İslam Cumhuriyeti’nin tarihsel ve kültürel nosyonlarıyla şekillenen özgün yönetim biçimini de hesaba katarak anti-Amerikancılığın, antisiyonizmin anti-emperyalizm ile aynı anlama gelmeyeceğini kavramak, İran özelinde yürüyen tartışmaların sağlıklı bir zemine oturması adına önemlidir.
Bu noktada bir diğer önemli soru ortaya çıkıyor. Anti-emperyalist bile olmayan gerici molla rejimi neden destekleniyor, desteklenmeli midir?
ABD Savunma Bakanlığı’nın ismini Savaş Bakanlığı olarak değiştirilmesi, yeni dönemin dünyanın geri kalanına ne getireceği adına oldukça açık bir gözdağıydı.
Bu günlerde, Narsist Trump’ın yeni döneminde Suriye’den İran’a, Venezuela’dan Küba’ya, Güney Afrika’dan Burkina Faso’ya kadar ABD çıkarlarının dışında kalan her toprak parçasını dizayn çabalarına en agresif biçiminde tanık olmaktayız. Tüm bunlar güncel olarak baş çelişkinin Epstein koalisyonu ve geniş halk yığınları arasında olduğunu açıkça ortaya koyuyor.
Tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de komünistlerin ve anti-emperyalistlerin İran’ın yanında durması ve ABD ile İsrail’in gayrimeşru saldırısına karşı İran’ı desteklemesi oldukça doğal ve doğru bir tutumdur. Bu, "düşmanımın düşmanı dostumdur" basitliğinde bir kavrayışın ötesinde, nesnel olarak temsil edilen ilericiliğe atıfla yapılır. Bu durumu Stalin, 1924’te yayınlanan Leninizm’in İlkeleri çalışmasında oldukça net bir şekilde aktarır:
"Aynı şey genel olarak ulusal hareketlerin devrimci karakteri için de söylenmelidir. Ulusal hareketlerin büyük çoğunluğunun tartışmasız devrimci karakteri, belirli belirli ulusal hareketlerin olası devrimci karakteri kadar göreceli ve kendine özgüdür. Emperyalist baskı koşulları altında bir ulusal hareketin devrimci karakteri, harekette proleter unsurların varlığını, hareketin devrimci veya cumhuriyetçi bir programının varlığını, hareketin demokratik bir temelinin varlığını zorunlu olarak varsaymaz. Afganistan Emiri'nin Afganistan'ın bağımsızlığı için yürüttüğü mücadele, Emir ve yandaşlarının monarşist görüşlerine rağmen nesnel olarak devrimci bir mücadeledir, çünkü emperyalizmi zayıflatır, parçalar ve zayıflatır; Oysa, örneğin Kerensky ve Tsereteli, Renaudel ve Scheidemann, Chernov ve Dan, Henderson ve Clynes gibi "çaresiz" demokratlar ve "Sosyalistler", "devrimciler" ve cumhuriyetçiler tarafından emperyalist savaş sırasında verilen mücadele gerici bir mücadeleydi, çünkü sonuçları emperyalizmin süslenmesi, güçlenmesi ve zaferiydi. Aynı sebeplerden ötürü, Mısırlı tüccarların ve burjuva aydınların Mısır'ın bağımsızlığı için verdikleri mücadele, Mısır ulusal hareketinin liderlerinin burjuva kökenine ve burjuva unvanına rağmen, sosyalizme karşı olmalarına rağmen, nesnel olarak devrimci bir mücadeledir; oysa, İngiliz "İşçi" Hükümeti'nin Mısır'ın bağımlı konumunu korumak için verdiği mücadele, aynı sebeplerden ötürü, hükümet üyelerinin proleter kökenine ve proleter unvanına rağmen, sosyalizm "yanında" olmalarına rağmen, gerici bir mücadeledir. Hindistan ve Çin gibi diğer, daha büyük, sömürge ve bağımlı ülkelerdeki ulusal hareketten söz etmeye bile gerek yok; kurtuluş yolunda atılan her adım, biçimsel demokrasinin gereklerine aykırı olsa bile, emperyalizme indirilmiş bir çekiç darbesi, yani hiç kuşkusuz devrimci bir adımdır."
Yani İran, anti-emperyalistlerce, “anti-emperyalist” bir nitelikte olduğu için değil, baş düşmanın gayrımeşru saldırısına maruz kaldığı için, buna karşı meşru ve haklı bir direnişte bulunduğu için ve tüm bölgede Epstein koalisyonuna çok ciddi darbeler vurarak onu geriletmesi hasebiyle tarihsel anda nesnel olarak ilerici bir güç olarak öne çıktığı için destekleniyor.
Bu konu üzerine yürütülecek bütün tartışmalarda tüm bu temel noktaları ıskalayan bir tartışmanın hem sağlıklı, bilimsel bir zeminde ilerlemesi, hem de katkı sağlayan bir nitelikte olması pek mümkün görünmüyor.
Bunları göz ardı edip “İran anti-emperyalist bir ülke, ama ülkesinde demokrasi yok, demek ki anti-emperyalizm her zaman iyi değilmiş” gibi tuhaf çıkarımlar ile tuhaf sonuçlara varmak, bilinçli veya niyetten bağımsız olarak bugün dünyadaki tüm halklar için elzem olan anti-emperyalizm bilincini yaratan formülasyonu zedeleyen bir noktada olacak, dolayısıyla yine nesnel olarak gerici nitelik kazanacaktır.