Kim tercih etti, kim zorunluydu?
Hillary Clinton’un WikiLeaks tarafından ifşa edilen mailinde, ABD müttefiki Suudi Arabistan ve Katar tarafından lojistik ve mali olarak desteklendiğini açıkça belirttiği IŞİD, Eylül 2014’te Kobani taarruzunu başlattı.
YPG savaşçılarının can siperane direnişi taarruzu bir noktada durdursa da, cihatçı çetelerin gerek sayısal üstünlükleri gerekse aldıkları mali-lojistik destek ile her geçen gün Kobani üzerindeki baskıyı arttırması, uluslararası güçlere çağrı yapılmasını zorunlu kılmıştı. Bu çağrıya karşılık ABD, YPG’ye hava desteği sağlayarak sahadaki denklemi tersine çevirmişti.
IŞİD’i kuzeyden süpüren bu ortaklık, 2015’te SDG’nin kurulmasıyla insani yardım/destek düzleminden Pentagon’un yüzmilyonlarca dolar, sayıları on binlerle ifade edilen tırlar dolusu askeri mühimmat ve eğit-donat ile destekledeği stratejik bir ittifaka evrildi.
Son günlerdeki güncel gelişmeler ise, PYD’nin ABD ile kurduğu ittifakı tekrar tartışmaya açmış durumda.
Kürt Hareketi, esasta ABD ile ittifakın zorunlu ve kaçınılmaz olduğu iddiasında. Bu ittifakın, iddia edildiği gibi zorunlu mu yoksa tercihi mi olduğu sorusu bugünün önemli bir sorusu olarak karşımızda duruyor.
Dünyanın artık çok kutuplu olduğu bir sır değil: ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun 30 Ocak 2025’te yaptığı röportajda tek kutuplu dünyanın sona erdiği ve çok kutuplu bir dünyanın norm olduğu yönündeki tarihi ifadelerinin tam anlamıyla malumun ilamı olduğu söylenebilir.
Ortaya çıkan bu yeni dengenin de, özellikle batı müttefiki olan birçok ülkenin politika yapma biçimini önemli ölçüde değiştirdiğine tanık olmaktayız. Özellikle Trump’ın başkanlığında çok daha agresif bir dış politika yürüten ABD’nin bu agresyonuna karşı birçok yönetimin Çin-Rusya kartını kullanarak kendilerine politika alanı açtığı örneklere her gün bir yenisi daha ekleniyor.
Elbette bu politika yapma biçimi yalnızca devletlere özgü bir şey değil.
İki kampın en belirgin şekilde çatıştığı Ortadoğu’ya baktığımızda, devletlerin dışındaki politik aktörlerin dahi bu politika yapma biçimine sık sık başvurarak kendi ajandalarını uygulayabilme noktasında kendilerine alan açtığını da görmekteyiz.
Bu yaklaşımla Hamas’ı ele aldığımızda, ana akım medyada İran’ın vekili olarak lanse edilse de, Katar ve Türkiye ile geliştirdiği ilişkiler neticesinde yarattığı mali-diplomatik alternatiflerle birlikte kendi stratejik ajandasını koruyabilme konusunda belli ölçülerde başarılı olduğunu görüyoruz. Bu durum, İran’a veya diğer müttefik güçlere belirli bir mesafede olmasını sağlarken, ortak çıkarlar ve ittifak zeminini de ortadan kaldırmıyor.
Yine, Hizbullah, Haşdi Şabi, İslami Cihat gibi bölgedeki diğer önemli güçlere baktığımızda benzer hamlelere sıkça rastlıyoruz.
Bu noktada, iki buçuk milyona varan nüfusu, yüzbinleri bulan aktif savaşçı sayısı, kendi sahasında ülke ekonomik kaynakların büyük bölümünü halihazırda kontrol etmesi ve işletmesi, daha önemlisi politika ve savaş alanında büyük deneyime sahip bir halk hareketi niteliklerine sahip olan Kürt hareketinin, bu politikayı etkin biçimde yürütme noktasındaki tüm avantajlarına rağmen sadece ABD ve İsrail’in güncel ajandasının uygulayıcısı olmaktan ileri gidememesi, oldukça geniş bir kesim tarafından anlaşılamaz bir durumu ortaya çıkarıyor.
Rusya’nın Esad yönetimi tarafından Suriye’ye davet edildiği tarihten ABD-İsrail-Türkiye komplosu ile selefi cihatçı HTŞ’nin iktidarı ele geçirmesine kadarki tarihsel kesit incelendiğinde, aslında mevcut yönetimin İdlib dışında neredeyse savaşı bitirme noktasına getirdiği, bunun yanında savaşta harap olmuş ve ekonomisi yerle bir olmuş ülkede ekonomik olarak da kıpırdanmaların başladığı, Avrupa’da dahi “Esad artık kazandı ve meşru liderdir, ilişkilerimizi tekrar oluşturmalıyız” algısının oluştuğu bir gerçeklik mevcuttu.
Kuzeyde ise ABD’nin sahadaki en önemli ittifak gücü olan SDG tarafından yönetilen Kuzey ve Doğu Suriye Demokratik Özerk Yönetimi Bölgesi’nde yönetimin, halkın temel ihtiyaçlarına yönelik ekonomik faaliyeti noktasında üretime geçmek adına, basit üretim araçlarını bölgeye getirme talepleri ABD tarafından engelleniyor; ABD, açıkça “sen üretme, ben gerekirse sana (işlenmiş) gıda veririm, sen benim dediğimi yap, yeterli” diyordu.
En temel noktalarda dahi alternatiflerini yaratmasına izin verilmeyen ve her açıdan bağımlı kılınan SDG’nin, sahada askeri olarak belirleyici olan Rusya ve Esad yönetimi ile çok az sayıdaki görüşmeleri, belirleyici bir sebep veya engel olmamasına karşın sürmedi.
Bugün HTŞ tarafından sunulan ve SDG’nin halihazırda kabul ettiği 14 maddelik anlaşmaya göre çok daha kapsamlı olan ve mevcut anlaşmaya nazaran siyasi özerklik hakkını da saklı tutan anlaşmanın Esad yönetimi tarafından teklif edildiğini ancak bölgesel yönetimce reddedildiğini de belirtmek gerekir.
Neticede, Esad-Rusya-İran bloğunun güçlenmesi ve belirleyici güç haline gelmesi aslında Kürt hareketi için de bir avantajdı ve ABD-İsrail bloğuna karşı mesafeli olması adına yürüteceği politika için fırsat sunuyordu.
Başa dönersek, bu ittifakın zorunlu mu yoksa tercihi mi olduğu sorusunun yanıtı aranırken, ezber söylemler değil olgular baz alınmalıdır.
Herşeyden önce ABD’nin bölgedeki ittifaklar hiyerarşisinde Kürtlerden evvel Türkiye’yi önceleyeceği, Kürt hareketinin kendisince de çok iyi bilinirken, kendi politik özerklik alanını açmak adına elindeki önemli araçları kullanmaması ve alternatiflerini üretememesi en hafif ifadeyle talihsizlik olarak tanımlanabilir. Eğer bir zorunluluk ve kaçınılmazlıktan bahsediliyorsa da, bu zorunluluğun nedenlerini net bir biçimde ortaya koymak da Kürt hareketinin tarihsel ödevlerinden biridir.
Tartışmayı başka bir düzlemde ele alırsak, meseleyi “zorunluluk” ve “çaresizlik” gibi kavramlarla açıklamak ilerici hareketler adına ideolojik olarak da ciddi bir tehlikeye işaret eder, haliyle her politik mücadele nihayetinde size bağımsız bir politika yürütmenin imkansızlığını öğütler: Günün sonunda her şey hakim emperyalist gücün ajandasına uygun sonuçlanacaktır, öyleyse var olmak için bu ittifak zorunludur(!)
Dolayısıyla, aslında var olmayı koşullarken kendi varlık sebebinizi inkâr ederek düzen siyasetinin doğrudan parçası ve uygulayıcısına dönüşmüş olursunuz.
Bölgedeki baş çelişkinin ABD-İsrail emperyalist kampı ile bölge halkları arasında olduğunu tayin etmeyen ve tüm ittifak politikalarını buna göre düzenleyemeyen her hareketin benzer açmazlarla tekrar ve tekrar karşı karşıya kalacağını öngörmek mümkündür.