Erbil Gözüaçık

Erbil Gözüaçık

Köşe Yazarı

11.02.2026 10:51

Pütün* Olabilmek: İmgesi Kırıl(a)mayan Bir Çekirdek, Yılmaz Güney

*Kendi ifadesine göre Pütün, "kırılması zor ve sert meyve çekirdeği" demektir.


Erbil GÖZÜAÇIK


Günümüzde sosyal medyanın geldiği nokta gerçekten korkutucu bir hal almaya başladı. Facebook’un ardından, Twitter’ın popülerleştiği 2010 yılındaki tartışmalarda, yeni medya aygıtlarının hızlı gelişiminin kamu yararına olduğu, artık hiçbirşeyin gizli kalamayacağı gibi argümanların sıklıkla ifade edildiğini kolayca anımsayabiliriz. Elbette, bütün medya aygıtlarının neredeyse tek bir odaktan yönlendirilebildiği mevcut düzende sosyal medya aygıtlarının bu hızlı gelişimi, gerçekten “bağımsız” veya alternatif kalamazdı.


Bu alanın artık bir “savaş” alanı olduğunu söyleyen Netenyahu, geçtiğimiz aylarda TikTok satın almalarına gönderme yaparak, TikTok'u ele geçirdiklerini ve sıranın X’te olduğunu ima etmişti. Dolayısıyla artık bu alan(lar)ın, bir diğer yönüyle İsrail’in Filistin topraklarında yürüttüğü soykırımın ifşasının önüne geçmek, bilgi dezenformasyonunu yaymak ve soykırımı meşrulaştırmak aracına da dönüştüğü su götürmez bir gerçek...


Netenyahu’nun açıkça ifade etmekten kaçınmadığı bu "savaş alanında" yaratılan bilgi kirliliği sadece güncel politik gelişmeleri kendi istediği gibi yansıtmayı hedeflemiyor, aksine çok daha geniş bir ideolojik işlevi de yerine getirerek, uzlaşmaz ideolojik düşmanlarını da durmaksızın hedef tahtasına oturtarak bu dezenformasyon içinde onların imajlarını kamusal hafızadan silmek, bu mümkün değilse “çamur at izi kalsın” mantığıyla olabildiğince erozyona uğratmak amacını da güdüyor. Bunlardan bazılarının gerçekleşme sıklıkları ise bazen insanı hayrete düşürüyor. Örneğin Kuzey Kore üzerine üretilen yalan haberlerin absürtlüğü öyle bir hal aldı ki, artık hedef kitle nezdinde dahi alay konusu olmaya başladı.


Türkiye’de ise buna benzer, dönem dönem ancak sürekli olarak bu anlaşılmaz saldırılara maruz kalan figürlerden en göze çarpanı ise Yılmaz Güney... 


Güney’e yönelen bu linç kampanyalarının en bilinen dayanak noktaları, Hudutların Kanunu filminin çekimleri sırasında bir çocuğun ölümüyle sonuçlanan trafik kazası, Nebahat Çehre ile yaşadığı ilişkiye dair Çehre’nin anlatımları ve hakim Sefa Mutlu’nun ölümüyle sonuçlanan olay.


Anlaşılan tüm bunlar Güney’e karşı yürütülen saldırılar için yetersiz bulunmuş ki, geçtiğimiz günlerde -Kuzey Kore haberlerine benzer absürtlükte- Güney Filmcilik tarafından 1983’te yayınlanmış “Duvarın Etrafında” belgeselinden kırpılan görüntülerde Fransız asistana gösterdiği tepki ve çocuk oyuncuya “şiddet” uygulandığı iddialarıyla yeni bir linç dalgası başlatıldı.


Tuhaf olan şu ki, bu linç dalgalarında trol hesaplar kullanılıyor, yüksek sayıda beğeni ve yeniden göndermeleri yapan bu hesaplara bakıldığında önemli bir bölümünün tamamen anonim ve takipçisi olmayan hesaplar olduğu görülüyor.


AKP iktidarı ile ilişkileri çoktan ortaya dökülmüş meşhur “bina”lardan yönetilen milyon takipçili sözde haber siteleri tarafından paylaşılan bu gönderiler, trol hesapların da kullanılmasıyla algoritma gereği Türkiye ağında birçok kullanıcı için görünür kılınıyor.


Sistemin Yılmaz Güney gibi bir figüre linç kampanyaları yürütmesi hayatın olağan akışına uygun. Ancak, kendine demokrat, muhalif diyen bir takım aydın-sanatçı kesiminin, bu linç kampanyasının en hararetli savunucuları olarak öne çıkması niye?


“Proletaryanın ve devrimci halkın dünyayı değiştirme savaşımı, şu görevlerin yerine getirilmesinden ibarettir: nesnel dünyayı ve aynı zamanda kendi öznel dünyalarını değiştirmek; hem bilgi yetilerini, hem nesnel ve öznel dünyaları arasındaki ilişkileri değiştirmek.” (Mao Zedong, Pratik Üzerine, 1937)


Adana'da topraksız bir köylü ailenin ferdi olarak dünyaya gelen Yılmaz Güney, ilkokul yıllarından itibaren birçok farklı işte çalışarak yoksul ailesinin geçimine katkı sunmaya çalıştı. Lise öğrencisi iken de çalışmaya devam eden Güney, sinema salonlarına film bobinlerini bisiklet ile taşıma işi yaparken sektörle tanıştı. Üniversite eğitimi için Ankara’ya, daha sonra da İstanbul’a göç etti. Burada Atıf Yılmaz ile tanışması kendisi için bir dönüm noktası oldu ve onun asistanı olarak çalışmaya başladı.


"Ben sinemayı ilk defa, köyümüze gelen kutulu bir makinada tanıdım. [...] Sinemanın taşıyıcısı, yani o kutunun taşıyıcısı; filmi seslendiren, filmin şarkılarını söyleyen, filmdeki olayları anlatan aynı zamanda bir şovmen gibiydi. Daha sonra şehre sinema hastası hâliyle geldim. Daha çok kovboy filmlerini, gangster filmlerini, kavgalı dövüşlü filmleri, savaş filmlerini seviyordum. Daha sonra, bu çocukluk döneminin tatları yerini daha sosyal içerikli filmlere bıraktı ve ondan sonra filmlerde daha başka şeyler aramaya başladım." (Yılmaz Güney, 1984 yılında yaptığı bir söyleşiden)


Gerek sanatta gerekse yaşamda “daha başka şeyler aramaya başlayan” genç Güney, birçok öykü ve senaryo kaleme aldı. Metinleri, içinden geldiği sınıfın, emekçilerin, halkın hikâyelerini anlatıyordu. Bunların önemli bir kısmını film haline getirdi, ölene kadar mücadele etmeye ve üretmeye devam etti.


Yılmaz Güney, oyuncu, edebiyatçı, sinemacı olmasının yanında, herşeyden önce bir devrimci militandı. Türkiye’deki demokrasi ve devrim mücadelesine duyduğu yoğun ilgi, onu Marksizm’i, Leninizm’i ve Maoizm’i derinlemesine incelemekle birlikte, güncel politik ve felsefi tartışmalara katkı sunmak noktasında dahi üretken kıldı.


Çocukluğu yoksulluk içinde çalışarak geçmiş, ergenliğini ve gençliğini sokaklarda yaşamış olan Güney, henüz 1959’da ilk filmini yapıp hızla şöhret ve para ile tanıştı, deyim yerindeyse insanların sevgilisi, magazin haberlerinin gözdesi haline geldi. Nebahat Çehre ile yaptığı sansasyonel evlilik sona erdiğinde henüz 29 yaşındaydı.


Aynı Yılmaz Güney, halkının sorunlarına eğildikçe devrimcileşiyor, devrimcileştikçe teoriye yöneliyor, teoriye yöneldikçe değişiyor, nitelikleşiyordu. Aynı tarihlerde, Kültür Devrimi’nin ortaya çıkardığı tartışmalar, dünya sınıf hareketinin gündemini derinden sarsmış, felsefi ve politik olarak birçok yeni açılımı da beraberinde getirmişti. Yılmaz Güney de bu tartışmaları yakından takip ediyor ve tartışıyordu.


Tüm bunları ele alınca, Kültür Devrimi’nin “bilinçli insanın dinamik rolü” olarak formüle ettiği dönüşüm sürecinin Yılmaz Güney için de geçerli olduğunu anlamak zor değil. Güney’in 1981 yılında cezaevinden eşi Fatoş Güney’e yazdığı mektupta, yaşadığı bu sancıyı samimi bir şekilde ifade ettiği de görülüyor:


“Çırpınıyorum. Yaralı ve zedelenmiş durumdayım. Aşağılanmış, yıllarca biriktirdiği değerleri yitirmiş birinin acılı bunalımını yaşıyorum. Duyduğum acı, özünde soylu ve onurlu bir insanın acısıdır. Öyle bir acı ki, yenemezsem beni ölüme, en azından tükenmeye ve giderek eriyerek yok olmaya götürecektir. İçimde yaşadığım sarsıntıyı, daha önce geçirdiğim sarsıntılardan ayıran ve daha önemli kılan şey, niteliğimde meydana gelen değişikliktir.”


Gerek yaşadığı ve sürgün edildiği yıllarda, gerekse ölümünden bu güne kadar bu denli saldırıya uğramasına ve uğramaya devam etmesine rağmen halk nezdindeki sevgisini kıramamasının nedeni biraz da bu samimiyetidir Yılmaz Güney’in... Bugün linç kampanyalarına neden olan fiillerini yaparken de, onlarla hesaplaşırken de apaçıktır, neyse odur.


Erken yaşlarından süregelen silah tutkusunu ve devamında bir kısmı bugün suçlanmasına, bir kesim tarafından “katil” olarak tanımlanmasına neden olan fiilleriyle dahi hesaplaşmış ve nihayetinde “elindeki silahı” bireysel bir araç değil politik bir silah haline dönüştürmüştür. Kendi fiiliyle de hesaplaşmış, bunun bir hastalık olduğunu -kabadayılık hastalığı olarak tanımlayarak- bilince çıkarmıştır:


“Türkiye’de insanlara, özellikle sizin gibi genç insanlara çok iyi yaşama koşullarının hazırlanabileceği ortam... Eğer bu ortam oluşturulmazsa siz orada ne olursunuz biliyor musunuz, bu dinamizmle gangster olursunuz, kabadayılık hastalığına tutulup hapishanelere düşersiniz, yirmi sene, otuz sene... Kiminiz ölür, kiminiz kurşunlara dizilir. Kiminiz bir kadına hasta olur, orada bilmem genelevin önünde, barın önünde vurulur. Kiminiz esrar kaçakçısı, kiminiz sigara kaçakçısı olarak kaldırımlarda ölürsünüz. Yok! Bir tek kurtuluş var, devrim!” (Duvar filmi çekimlerinde, genç oyunculara hitap ederken, Duvarın Etrafında belgeseli, 1983)


Yine bugün, bazılarınca “kadın düşmanı” ilan edilen Güney’in, Belçika Devlet Televizyonu için gazeteci Nazım Alfatlı ile yaptığı röportajda kadın meselesi üzerine söylediklerini dinleyelim:


“N.A.: Peki Türkiye’de kadın nasıl kurtulacak?


Y.G.: Türkiye’deki kadının kurtuluşu devrim sorunu benim için. Ben kendi karımı bile kurtaramıyorum. Yani şu anlamda söylüyorum: biz bu kadar devrimciyiz, ilericiyiz, normal olarak bazen öyle tavırlarımız oluyor ki, teraziye koyduğumuz zaman gericiliğin ifadesi oluyor. Çünkü, bu mesele kişisel bir mesele değil. Yani ben şunu söyleyemem kendime, ben işte, ııı... Türkiye’de bu adamlar böyle böyledir, ben ayrıyım. Hayır. Bende de, o toplumdan gelmiş olmaktan dolayı bir yığın aksaklık var. Şu var ki, ben bunun bilincindeyim ve düzeltmeye çalışıyorum. Adım adım değiştirmeye çalışıyorum, (yanındaki Fatoş Güney’e dönerek) karım da bana yardım ediyor.


N.A.: Kadınlar ne yapabilir bu konuda?


Y.G.: Kadınların, meseleyi sadece kadın-erkek eşitliği, eşitsizliği açısından ele almaları değil de; meseleyi sınıfsal kurtuluş açısından ele almaları, bence, şey... Öbür türlü, Avrupa’daki hastalıklara düşülünebilinir. Avrupa’da mesela, “kadınlara özgürlük” şeyi, daha çok erkeklere özgürlük anlamına geliyor benim için. Hani o üstünlük duygusu var erkeklerde hala, üstün cinsiyet... Bu “üstün cinsiyet” olmanın getirdiği bazı ... (anlaşılmıyor)  kendine yontma şeyi var. Biz ne kadar eleştiriye tahammülüyüz dersek diyelim, dışımızdan gelen bazı eleştiriler karşısında, doğru bile olsa çoğu zaman, ki düşündüğümüz zaman doğruluğunu daha iyi kavrayabiliyoruz, baştan bir tepkiyle, eski alışkanlıkla, tepkiyle bakıyoruz. Hani, biz de bir laf vardı ya, neydi, “saçı uzun aklı kısa” diye... Halbuki şeye inanıyorum, kadınların daha zeki olduklarına inanıyorum, kadınların daha dayanıklı olduklarına inanıyorum, kadınların daha fedakar ve şefkatli olduklarına inanıyorum...”


Güney’in kadın meselesine yaklaşımı veya onu ele alış biçiminin izlekleri sinemasında da fazlasıyla vardır. Özellikle, senaryosunu yazdığı Düşman ve Endişe filmleri, dönemleri açısından benzer örnekleri pek az olan radikal kadın filmleri arasında görülebilir.


Endişe filminin kadın karakteri Beyaz, babası tarafından bir hayvan misali, kilosu birkaç yüz liradan satılan ve yoksul ailenin kalkınması için getireceği paraya bel bağlanan bir metadır. Düşman filminde ise Naciye, eşi İsmail’den gizli bir şekilde para karşılığı erkeklerle birlikte olur ve bir gün İstanbul’a giderek meşhur olmanın hayali kurar. Buna karşın, -beklenebileceği üzere- Naciye hikâye boyunca yargılanmaz, aksine film seyirciyi Naciye ile empati kurmaya, onun sebeplerini anlamaya teşvik eder, sebeplerinin sınıfsal ve kültürel dayanaklarının izini sürer... Bu gibi örnekler Güney’in edebi eserleri ve sinemasında sıkça yer bulur.


Hal böyleyken, Nebahat Çehre veya Fatoş Güney ile yaşadığı evlilik süreçlerine işaret ederek Güney’i topun ağzına koyan feminist hareket mensuplarını veya kendini feminist olarak tanımlayan sanatçı-aydınları, veyahut bir bir tekil olayları ele almak yerine bu davranış biçiminin özünü, felsefesini ele alıp tartışmak daha doğru olacaktır.


Odağına kimlikleri alan çoğu akımda rastlandığı üzere, değerlendirmelerine toptan reddetme eğilimindeki hatalı yaklaşım damga vuruyor.


Yılmaz Güney örneğine baktığımızda; Güney’i,  geçmişini ve yaşamını bir süreç olarak ele almak yerine tek tek davranışlarını ele alıp, onu bütün iyi ve bütün kötü yönleriyle toptan mahkûm etmek, parça için bütünü feda etmek bilimsel açıdan yanlıştır. Güney, her birey gibi ne kusursuz bir beyaz, ne kusursuz bir siyahtır. Elbette Güney’in hatalı yönlerini ortaya çıkarmalı ve eleştirmeliyiz, gerekirse yerden yere vurmalıyız. Ancak bunlar ışığında Güney’in, Türkiye ve Kürdistan’ın demokrasi ve devrim mücadelesindeki katkılarını, coğrafyanın sinemasına olan katkılarını, bununla birlikte sadece sinemacı ve edebiyatçı değil, aynı zamanda düşünür olarak sunduğu katkılarını reddetmek kabul edilebilir bir yaklaşım değildir.


Yine bu yaklaşımın, kapitalist sistem tarafından sıkça önerildiğini de gözardı etmemek gerekir. Kapitalistler, kendi sistemlerinin en mutlak ve doğru sistem olduğunu savunmakla kalmaz, aynı zamanda sosyalizmin tamamen yanlış, eski, çökmüş olduğunu propaganda ederek onu tamamıyla reddeder. Ancak ne tarih böyledir, ne toplumun ilerici birikimi böyle gelişir. Henüz yüz yıllık bir pratik tarihsel süreci olan (ki bu tarih için oldukça kısa bir süredir) sosyalizm deneyimi hala var olabilir, geçmişte yapılan hatalar ayıklanabilir ve daha ileri bir sosyalizm inşası hala mümkündür.


Neticede, kendimizi demokrat, ilerici, devrimci, “aktivist” veya militan olarak tarif ederken, davranışlarımıza yön veren ideolojik-felsefi hattın hangi sınıfı ve neyi temsil ettiği üzerine daha fazla düşünmeliyiz. Niyetimiz ne kadar iyi olursa olsun, sistem ilerici olana saldırırken, yine bizi kendi kuvveti, kaldıracı haline getirmesinin önüne geçmenin tek yolu budur.

Yazarın Diğer Yazıları
Kim tercih etti, kim zorunluydu?
24.01.2026

Hillary Clinton’un WikiLeaks tarafından ifşa edilen mailinde, ABD müttefiki Suudi Arabi...

Emperyalizme Dirençten İç Çözümsüzlüğe: İran'ın İki Cepheli Mücadelesi
24.06.2025

Şu saatlerde, iki tarafın en üst düzeyde yaptığı ateşkes açıklamalarına ra...

Popüler Köşe Yazıları
Mart 2025 Eylemleri ve Sosyalist Müdahalenin Olanakları Üzerine Kısa Notlar*
Ahmet Kerim Gültekin - 23.05.2025
815 görüntülenme
Başlarken...
Aydınlık Yol Ekibi - 23.05.2025
663 görüntülenme
Haberlere Çıkmadan Sınava Geç Kalmak Mümkün mü?
İsa Uğur Erdoğan - 25.06.2025
629 görüntülenme