Sosyalist Muhalefette Ortak Siyaset ve Eylem Birliğinin Gerekleri, İmkanları ve Olasılıkları*
Genel Durum
Türkiye, gelinen aşamada hem dışardan hem içeriden varlığına yönelmiş çok ciddi tehditlerle karşı karşıyadır. Daha önemlisi, Siyasal İslam’ın tarihsel ve ideolojik kiniyle iğdiş edilmiş devlet kurumları, başkanlık sistemiyle iyice işleyemez hale gelmiş bürokrasisi, rant ve azgın sömürü hırsıyla liyakatsiz kadrolarla doldurulmuş yönetim kademeleriyle ve ciddi ölçeklerde dönüştürülmüş demografisiyle, Türkiye, tarihinde hiç olmadığı kadar savunmasız haldedir.
Bağrında demokratik nüveler de barındıran Kemalist Devrimin feodalizmin ve ortaçağ kurumlarının tasfiyesi sürecindeki eksiklikleri ve uzlaşmacı tutumu; milli büyük burjuvazi yaratma yolunda giriştiği ekonomik sömürü ve toplumda yarattığı eşitsizlikler; bu minvalde hem ekonomik mücadele dinamikleri hem demokratik-devrimci kamuoyu ve sosyalist aktörler üzerinde hiç eksilmeyen baskılar; milli büyük burjuvazi yaratma girişimlerinin başarısızlığı ve bu büyük zenginlerin kompradorlaşarak nihayetinde ülke çıkarlarından ayrışması; Kürt ulusuyla Kurtuluş Savaşı yıllarındaki “ortak vatan” programından, Kürtlerin bir halk olarak inkarına ve jandarma dipçiğine dayanan baskılara uzanan tarihi süreç; Aleviler gibi anayasal azınlık statüsü bulunmayan etno-dinsel grupların sürekli görmezden gelinmesi ve zamanla daha fazla ayrımcılığa uğraması; nihayetinde de Batı emperyalizmine NATO eliyle tam teslimiyet; 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 Askeri Faşist Darbeleriyle toplumun ilerici, devrimci birikimine azgın saldırılar ve İslamcı gericiliğin, ırkçı-mafyatik milliyetçiliğin önünün -bir devlet politikası olarak- alabildiğine açılması; ve nihayetinde kendi bağrında mayaladığı karşı-devrime mağlup olarak bugünkü bölgesel kaosun doğrudan sorumlularından birisi haline gelişi; modernleşmeci seküler Cumhuriyet’in sonunu hazırlayan dinamiklerin tarihsel zeminidir denebilir. Kuşkusuz bu liste daha da uzatılabilir ve tartışmalar derinleştirilebilir.
Özcesi, Batı emperyalizminin tam güdümündeki (Sünni) Siyasal İslamcılığın Cumhuriyet ve modernleşme düşmanlığı temelinde Türk devlet yapısını adım adım ele geçirmesi, zamanla tümden işgal etmesi ve toplumu da bu çerçevede demografik mühendisliğe tabi tutması ile Kürt ulusal aktörlerin (fiilen parçalanan Irak ve Suriye’den güç alarak) ABD-AB ekseninde konumlanarak ayrılıkçı tutumlar takınması, bugün, hangi milliyet ve inançtan olursa olsun Türkiyeli emekçilerin ve ezilen kesimlerin geleceğini -varlık yokluk düzeyinde- çok ciddi biçimde tehdit eden yakıcı bir durum ortaya çıkarmıştır.
İki Seçenek
Durum öylesine yakıcıdır ki hem saflar şaşırtıcı biçimde netleşmektedir hem çok belirgin olarak, tarih, sadece iki seçeneği dayatmaktadır. Birincisi, Yugoslavya, Irak, Afganistan, Libya ve nihayetinde Suriye gibi parçalanmak; açlığa sefalete yoksulluğa mahkûm olmak; uyuşturucuyla, insan ticaretiyle, tüm toplumcu-dayanışmacı-insani değerlerin yitimiyle toplumsal çözülmeye uğramak; toplumu elindeki tüm zor aygıtlarıyla kuşatan dinci orta çağ gericiliği ve vahşeti altında ezilmek; etnik ve dinsel temelde küçük yeni-feodal beylikler misali devletçiklere doğru ayrışmak ve asla sonu gelmeyecek iç çatışmalarla Batı emperyalizminin çıkarları için (Ukrayna gibi) yeni savaş ağalarının güdümünde cephelere sürülmektir. Bu tabloda en çarpıcı ve korkunç örnek bugün Suriye’de yaşananlardır ve Türkiye ikinci bir Suriye olma tehlikesiyle çok ciddi olarak karşı karşıyadır.
İkinci seçenek ise 20. yüzyılda, güdük de olsa demokratik devrimlerle ve/veya sosyalist kampın desteğinde (sosyalizan) anti-emperyalist, ulusal kurtuluş hareketleriyle kurulmuş fakat emperyalist saldırganlık sonucu yıkılmış, dağılmış ve çökmek üzere olan devletleri; sosyalist bir program temelinde savunmak; sosyalistlerin önderlik edeceği halk hareketleriyle ve geniş cephe politikalarıyla hayata geçirilecek demokratik halk anayasalarıyla yeniden ayağa kaldırmak; ve güçlü, merkezi, halkçı, Sosyalist Cumhuriyetlere dönüştürmektir.
Bölgede ve Türkiye’de Genel Koşullar ve Sosyalist Siyaset
Bu çerçevede, Türkiye açısından, yüz yıl evvelki Kemalist Devrimi yenilemek veya restore etmek, maddenin yasası gereği mümkün olmadığı gibi, sosyalistlerin programatik amacı da olmaz. Sosyalist siyaset, kaybedilmiş Cumhuriyetin kurumları ve bürokrasisiyle beraber yeniden revize edilerek geri getirilmesi gibi reformist ve hatta sınıf işbirlikçi siyasetlerin de parçası olamaz. Bu çözümler Türkiye’yi içerisine girdiği süreçten asla çıkarmayacağı gibi, Türkiye’de demokratik devrimleri ve sosyalizmin inşasını program olarak önüne koymuş sosyalist siyasetlerin de tümden reddi olacaktır.
Tarih, Türkiyeli sosyalistlere, büyük bir fırsat bahşetmektedir. Demokratik devrimi tamamlamak ve sosyalizmi inşa etmek artık ancak sosyalist sınıf partilerinin önderlik edeceği ya da en kötü olasılıkta kurucu iradesi içerisinde tüm gövdesiyle yer alacağı geniş cephe siyasetleri içerisinde mümkündür ve bu çok somut bir olasılık olarak vardır.
Bugünden yarına, artık varlık yokluk sorununa dönüşmüş bu cendereyi aşmak ve eski Cumhuriyetin sonunu hazırlayan tarihsel-toplumsal-siyasal-ekonomik açmazları sosyalist programla ve politikalarla kapatarak yeni bir bağımsızlıkçı-eşitlikçi-güvenli-adil-müreffeh düzen ve toplum inşa etmek, elbette ülkenin ve toplumsal tarihin her türlü ilerici damarından beslenmeyi, akılcı-yaratıcı taktik politikalarla bu mirası hayata uyarlamayı, kaçınılmaz ve acil bir görev olarak belirginleştirmektedir. Nesnel şartlar hızla değişmekte, sosyal değişme yeni boyutlar kazanmakta ve devrimin denklemleri yeni dinamikler açığa çıkarmaktadır.
Bu minvalde sosyalist partiler, gruplar, çevreler de Türkiye toplumu gibi, özellikle son 15-20 yılda, ilgiye değer bir örgütsel ve siyasal dönüşüm geçirmektedir. Kuşkusuz bu durum, Türkiye’nin çok daha büyük ölçeklerde yaşadığı toplumsal dönüşümün sosyalist siyaset cephesinde yarattığı kırılmalardır. Örgütsel yapıları ve pratik-politik çizgileri 1970’lere uzanan (ama daha ziyade 1990’lar başındaki çıkışlara dayanan) eski devrimci hareketler (yasal partilere dönüşerek; -çoğunlukla- HDP çatısına eklemlenerek ve bağımsız çizgilerini kaybederek; büyük illere hapsolarak, ülke geneliyle ve toplumun büyük çoğunluğuyla irtibatı kaybederek; üniversite çevreleri ile kentli yeni kimlikçi sol kültüre sıkışarak; politik kitle faaliyetlerinden koparak ve demokratik kitle örgütlerinden uzaklaşarak, sadece kendi kurdukları “kitle örgütleri” ya da “platformlar” üzerinden yine kendi tabanlarına seslenerek; sadece basın açıklamalarıyla, takvim eylemleriyle ve sosyal medya görünürlüğü için örgütlenen “show” tarzı eylemlerle boy göstermeye, reklam yapmaya çalışarak; eski yöneticilerini, kadrolarını, militanlarını neredeyse bütünüyle Batı Avrupa’ya -mültecileşme eliyle- kaptırarak; fiziken, ruhen ve politik-akıl itibariyle…) Türkiye gerçeklerinden tamamen kopmakta, fantezi bir akıl ve duygu dünyasına hapsolmakta, işlevsizleşmekte, tarihte sahnesinden çekilmekte ve yeni Türkiye sosyolojisinin yeni kuşaklarının sembolleri, söylemleri, örgütleri ve siyaset araçları doğmaktadır.
Mart 2025 eylemlerindeki gençlik profili, halk hareketinin kullandığı söylem ve semboller, Türkiye sosyalist hareketinin doğumunu mayalayan 1960’lar dönemi -Türkiye devriminin yolu- tartışmalarının bugünün politik gençlik kitlelerinde yaygın ve popüler dışavurumu ve daha önemlisi 1969-1971 devrimci çıkış programlarına yansıdığı haliyle Kemalist Devrim tezlerinin güncellenerek yeniden kitle hareketiyle buluşturulmaya çalışılması dikkate değer dönüşümlerdir.
Kuşkusuz tarihsel akışta sosyal değişme daimidir. Dolayısıyla sınıf mücadeleleri de durağan örgütsel araçlara, siyasetlere, söylemlere, tarzlara vb. tabi değildir. Fakat, Türkiye sosyalist hareketleri bağlamında, geride kalan yarım asra bakıldığında açıktır ki Demokratik Halk Devrimi çizgisinin öngördüğü toplumsal saflaşmalar ve siyaset ilkeleri, bugün öyle ya da böyle, tutarlı bir anti-emperyalist devrimci çizgide siyaset üretmeye çalışan tüm çevrelerin siyaset hattını belirlemektedir. Ülkeyi işgale ve parçalamaya niyetlenmiş düşmana (emperyalist kampa), komprador burjuvaziye ve yerli işbirlikçilerine karşı sosyalizmin inşa mücadelesi ancak üzerinde özgürce yaşanabilecek bir ülkede demokratik devrimlerin savunusu ve icrasıyla mümkündür. Tüm görev emekçi sınıfların ve ona destek olabilecek çeşitli halk kesimlerinin omuzlarındadır. Bu sınıfsal cephenin somutlaşan siyasal öncüsü ise sosyalist/komünist partilerdir.
Türkiye’de demokratik devrimi tamamlamak, başta emekçilerin (işçilerin, köylülüğün vd.), gençliğin, ezilen kesimlerin esas yükünü omuzladığı halk hareketinin, tavrını ülke savunusundan yana koyan diğer halk kesimleriyle (eski bürokrasi, orta burjuvazi vs.) birleşerek -daha doğru deyişle onları peşinden sürükleyerek- kuracağı cephe siyasetlerinin başarısına bağlıdır. Daha önemlisi, bugün demokratik devrimi tamamlamak ve eş zamanlı olarak sosyalizmi inşa etmek için önce Türkiye’nin içerisine itildiği cendereden kurtarılması, başka deyişle ikinci bir bağımsızlık mücadelesi verilmesi gerekmektedir. Her iki görevin kesiştiği bu özgül anda, kurtuluş mücadelesi hangi sınıfın elinden olursa, onun programı yeni Cumhuriyetin anayasasını yazacak, kurumlarını inşa edecek ve toplumsal düzenini kurabilecektir. Dolayısıyla “Sosyalist Cumhuriyet” programı bugün tarihin dayattığı bir seçenektir. Dikkat çekici olan ise “Sosyalist Cumhuriyet” kavramının bugün oldukça geniş bir kullanıma kavuşmasıdır. Bu programatik noktadan milim sapmadan halk hareketine önderlik edebilecek öncünün inşası, devamla öncü kuvvetlerin birliği/ittifakı ve geniş bir Türkiye cephesinin örgütlenmesi ve nihayetinde bu gücü gerektiğinde eylemli olarak sahneye sürecek aygıtların örgütlenmesi gerekmektedir.
Dolayısıyla, bugünün Türkiye’sinde, ABD-AB emperyalist bloğuna ve güdümündeki Cumhuriyet düşmanı işbirlikçi İslamcı rejime ve onların yürüttüğü bölgesel boğazlaşmalara karşı duran sosyalist çevrelerin önünde pek fazla seçenek bulunmamaktadır. Eğer üzerinde bağımsız, demokratik bir Türkiye’nin yeniden kurulacağı bir toprak olacaksa, bu ancak, en ağır mücadele şartlarına göre örgütlenmiş çelikten bir parti örgütü, mümkün olan en geniş kesimleri kucaklayacak kurucu bir cephe ve bu mücadeleyi -artık kaçınılmaz olarak- sırtlayacak fiili-meşru direniş aygıtlarının örülmesiyle savunulabilecektir.
Rusya ve Çin’in bölgedeki varlığını ve ağırlığını geri çekmesi, Filistin savaşının başından beri çekingen davranan İran yüzünden Lübnan-Hizbullahı’nın çok ağır darbeler alması ve en önemlisi Suriye’nin düşüşü, ne yazık ki Türkiye’de çeyrek asırdır iktidarda bulunan ve fakat meşruiyetini kaybetmiş İslamcı rejimi yeniden atağa kaldırmış ve CHP’ye (sistem içindeki olası tek rakibine) yönelik yeni bir saldırı başlatmasına neden olmuştur. Ötesinde, yakın zamana kadar kimsenin “aklına dahi gelmeyecek” açıklıkta Erdoğan-Bahçeli-Öcalan ittifakı görünürlük kazanmış ve anayasanın değiştirilmesi, Cumhuriyetin resmen ilgası, bizzat müstemleke valilerinin ağzından “millet sistemi” dayatmalarıyla Türkiye’nin dağılma sürecinin ilk perdesi kapıya dayanmıştır.
Fakat anti-emperyalist sosyalist siyaset, tek tek gruplar ya da partiler özelinde, henüz sistem içindeki hâkim tabloda dahi görünür değildir. Halbuki, Mart 2025’te patlak veren ve bugün CHP ekseninde hala beklentilerini koruyan halk hareketi temelinde, tarihte eşine az rastlanabilecek siyaset imkanları olmasına rağmen, örgütsel güçsüzlük ve siyasi etkilerin kısıtlılığı nedeniyle, devrimci sosyalist siyaset “kurucu meclisler” ya da “Türkiye ittifakı” gibi halk hareketini içeriden örgütleyebilecek dinamikleri harekete geçirememektedir.
Yukarıda değindiğimiz dünya ve bölge konjonktürü haricinde, Türkiye içerisindeki dinamikler de ciddi aleyhte nitelikler taşımaktadır. Türkiye devleti, bütün kurucu-temel kurumlarıyla (ordu, adalet, güvenlik, ekonomi vd.), bugün kelimenin tam anlamıyla kötürümleştirilmiştir. Yolsuzluk, rüşvet, adam kayırma, liyakatsiz atamalar, “devleti ele geçirme” motivasyonuyla devlet kurumlarının vahşi yağması, teamüllere ve tüzüklere rant temelli müdahaleler vb. birçok gelişme, devleti göründüğünden çok daha güçsüz ve işlevsiz hale getirmiştir. E-Devlet sistemi ve yeni teknolojilere dayalı güvenlik sistemleri (ve de bilgileri) bütünüyle kontrolden çıkmış görünmektedir. Depremlerde, yangınlarda, maden kazalarında, hastanelerde, üniversitelerinde, devlet bürokrasisinde patlak veren fiyaskolar, skandallar yaşanan yıkımın görünen ucudur sadece. Gerçekte, devletteki yozlaşma çok daha derinlerdedir ve bu haliyle Türkiye çok ciddi risk altındadır.
Yanı sıra, ABD-AB güdümündeki İslamcı rejim Türkiye toplumunu kayda değer ölçeklerde -sosyolojik ve demografik açılardan- dönüştürmüştür. Bugün, pek çok güvenilir kaynak tarafından, İran’ın yaklaşık 1.5 - 2 milyon Afgan göçmeni sınır dışı ettiği yazılmaktadır. Hatta “Batı demokrasisi” bu minvalde İran’ı anti-demokratik gösterecek yeni bir oyuncak bulmuş gibidir. Fakat İsrail’in İran saldırısının ilk saatlerinde İran’ı paralize eden ülke içindeki saldırıların tamamının, MOSSAD ve CIA saha ajanlarının, birliklerinin varlığından ziyade yoksulluk ve sefalet koşullarındaki göçmenlerden devşirilmiş kuvvetlere dayandığını ibretle görmek gerekir. Türkiye’de sadece Afgan değil, başta eski Suriye devleti karşıtı Suriyeliler olmak üzere, toplamda ne kadar göçmen ve sığınmacı olduğunun bilgisi resmi olarak dahi yoktur. Yine, Batı emperyalizminin eseri 12 Eylül 1980 Askeri Faşist Darbesinden beri sistematik olarak İslamcılaştırılan Türkiye’de toplumun azımsanmayacak kısmı bugün tarikatların kontrolü altındadır ve toplumun genel insan kalitesi önemli derece erozyona uğratılmıştır.
Bu noktada değinmeden geçmemek gerekir ki Türkiye’nin bugünkü tablosu, bir noktada, bugüne kadar vaaz edilen “Kemalist Devrimin güçlü temellerinin” aslında ne kadar zayıf olduğunun ve çürümüşlüğünün de çarpıcı resmidir. Sosyalistleri ve sosyalist siyaseti “Kemalist devrimciliğe”, “devlet savunuculuğuna” indirgeyen çizgilerin yarattığı ideolojik tahribat da şimdi daha çıplak haldedir. Yıkılan Cumhuriyet’in “bağımsızlıkçı dinamikleri” olarak tanımlanabilecek “millici” unsurları, nihayetinde NATO’dan ayrılmayı göze alamamış 27 Mayıs’ı ayrı tutarsak, AKP’nin keyifle manivelaya dönüştürdüğü (ve solu da geleneksel olarak hedef almayı asla ihmal etmemiş) cılız ve tepeden inmeci bir 28 Şubat girişimi dışında ciddi hiçbir direniş göstermemiştir. Yani iddia edildiği gibi Cumhuriyet kurumları, kültürü, kadroları vs. İslamcı karşı devrime karşı kapatma davası (2008) ve bireysel intiharlar veya istifalar dışında örgütlü bir tepki örgütleyememiştir. Sistem içi arenada kendi siyasal ifadesini dahi bulamamıştır.
Kuşkusuz, Türkiye sistem-içi siyasetinin “muhalefetiyle” de NATO operasyonlarıyla şekillendirilmiş olması burada belirleyicidir. Fakat komprador büyük burjuvazinin ve emperyal acentelerin çıkarlarının el üstünde tutulduğu hangi Türkiye’de sekülerizm, bilimsellik, kamuculuk, modernleşme, bağımsızlık vb. değerlerin sistem içi politik karşılığı olabilecektir? Olsa olsa, yaşadığımız örneklerdeki gibi İslamcıların tefe koyup oynattığı, İslamcıyla İslamcılık yarıştıran ve nihayetinde AKP’ye her defasında altın tepside iktidar sunan bir muhalefet ortaya çıkmıştır. İşte bu noktada demokratik devrim teorisini gerici devletin savunuculuğuna dönüştüren, nihayetinde programından sosyalizmi dahi çıkarmış sınıf işbirlikçisi ve hatta şoven söylemlere rücu eden ideolojik savrulmalar da halk saflarındaki kafa karışıklıklarının, tökezlemelerin en önemli sebeplerinden olmuştur.
Sosyalist siyaset, ülke içindeki kaotik durumu ve güvenlik tehditlerini de tek tek partiler ya da gruplar olarak engelleyebilecek güce sahip değildir. Bu sebeple de sosyalist öznelerin yan yana durması, “eylemde birlik eleştiride serbestlik” ilkesiyle, canlı ideolojik tartışmaları sürdürmesi yakıcı bir gerekliliktir. Bu minvalde, geçmiş siyasal ve örgütsel çizgilerin değerlendirmesi ancak daha verimli olabilir. Özetle, sosyalist siyaset, bugün kendisini “Sosyalist-Kemalist İttifakı” olarak görünürleştiren siyasal hatta -ve bizce çok daha geniş ve kapsayıcı isimler altında örgütlenmelidir- Kürtler de dahil olmak üzere çok daha kapsayıcı bölgesel ittifakları gözetecek siyasetlerle ilerlemek durumundadır. Türkiye’nin kurtuluşu, Suriye ve Irak’ın da kurtuluşuyla, Filistin’le, İran’la doğrudan kader birliği içerisindedir. Dolayısıyla direniş kuvvetleri de bölgesel ittifakları, dinamikleri gözetmek durumundadır. Dışlayıcı tavırlar yerine, düşman cepheyi ayrıştırmak, baş düşmanı tecrit etmek, ara kuvvetleri kazanmak ve nihayetinde bölge halklarının gönüllü birliği temelinde yeni siyasetler kurulmak durumundadır. Yoksa Suriye’deki gibi başarısız ayaklanmalar, hak dinamiklerinin ezildiği geniş ölçekli katliamlar ve “ABD veya İsrail mandacılığı” gibi daha da geriye savruluşlar kaçınılmaz olacaktır.
Sosyalistler Cephesinde Ortak Eylem ve Siyaset Zemininin Örgütlenmesi İhtiyacı
Türkiye halkının önemli bir kesimi, bugün geldiği tarihsel kavşakta, sistem içi siyasetin ana ekseninde, AKP’den kurtuluş umudu olarak, büyük ölçüde Cumhuriyet Halk Partisi’ni (CHP) görmektedir. Halk hareketi, Mart 2025’te ve sonrasında, doğal akışı içinde bu eksene yönelmiş görünmektedir. Bu yönelişin sebepleri açıktır: CHP, Cumhuriyet’in kuruluş değerlerine atıf yapan, geniş örgüt ağına sahip, seçimlerde en güçlü alternatif görüntüsü veren sistem içi tek ana muhalefet partisidir. Ancak bu durum, CHP’nin kendi sınıfsal ve yapısal sınırlarını, bu meyandaki tarihsel bagajını ortadan kaldırmamaktadır. CHP, tutarlı bir anti-emperyalist, kamucu ve radikal demokratik programı uygulama yeteneğini geliştirememiş, zamanla komprador burjuvazinin “yüzü Batıya dönük” kesimlerinin temsilciğini daha popülist halkçı söylemlerle sürdüren bir karakter kazanmıştır. Bu çizgi, NATO’dan çıkmayı, ABD-AB eksenli bölge politikasını terk etmeyi, Türkiye’nin ekonomisini yeniden planlamacı-kamucu temelde inşa etmeyi ve halkın gerçek demokratik iradesini yansıtacak bir Kurucu Meclis perspektifini gündemine almamaktadır. Dolayısıyla halkın değişim talebi, bu kanaldan gerçek bir dönüşümle buluşamamaktadır.
Tam da bu noktada, anti-emperyalist çizgideki sosyalist partiler, gruplar ve çevrelerin sorumluluğu ortaya çıkmaktadır. Tek tek hareket eden, yalnızca kendi üyelerine seslenen, büyük eylemlerde bile yan yana gel(e)meyen bu güçlerin, ülke kaderini belirleyecek ölçekte bir etki yaratması mümkün değildir. Tek tek sosyalist partiler, gruplar, çevreler ne sayısal güçleri ne de örgütsel kapasiteleri bakımından, halkın geniş kesimlerini etkileyebilecek bir muhalefet odağı oluşturamamaktadır. Bu gerçek, bir eksiklik tespiti olmanın ötesinde, mevcut tarihsel noktada devrimci sorumluluğun da yerine getirilememesidir.
Türkiye devrimci hareketi tarihinde, farklı dönemlerde, hem halk hareketinin farklı dinamikleri arasında hem sosyalist özneler arasında çeşitli ittifak arayışları olmuştur. 1960’ların sonu ve 1970’lerin başında, işçi sınıfı, öğrenci gençlik ve köylülük arasında kurulan fiili dayanışma ve ortak mücadele pratiği, anti-emperyalist bir halk cephesinin nüvelerini taşımaktaydı. 1989 itibariyle yükselişe geçen büyük işçi eylemleri (Bahar Eylemleri, Zonguldak Madenci Yürüyüşü) ve yine 1990’ların başlarında yükselen kamu emekçilerinin sendikal örgütlenme dalgası, öğrenci gençliğin militan direnişleri, Kürt ve Alevi hareketinin ortaya çıkışı ile yaygın anti-faşist mücadeleler de farklı kesimleri ortak zeminde buluşturabilmişti. Eşgüdümlü olarak da Türkiye sosyalist hareketinde (legal ve illegal alanlarda) çeşitli birleşme deneyimleri, eylem birliği girişimleri yaşandı. Daha uzun değerlendirmeleri gerektiren bu tecrübeler çoğu örnekte yapısal birlik çatısına dönüşmeden, devletin baskısı, ideolojik ayrışmalar ve örgütsel kıskançlıklarla dağıldı.
Fakat şimdi Türkiye hem siyaset hem toplum olarak, 1970’lerden ve 1990’lardan fersah fersah uzakta, çok farklı bir eşiktedir. Bu tarz tarihsel deneyimlerden farklı olarak, ortada duran yakıcı sonuç açıktır: siyaset ve eylem birlikleri, günü kurtarmak, bir basın açıklamasında daha kalabalık görünmek vs. için değil; bugünkü gibi ağır kriz koşullarında halk hareketine gerçekten eksen olabilecek bir kümelenme, yoğunlaşma yaratabilmek, toplumun ilerici kesimlerini etrafında toparlayabileceği ve kriz anlarında bir seçenek olarak sivrilebileceği koşulları yaratmak için bir zorunluluktur. Bu, sosyalist siyasetin somutta Türkiye’nin geleceğine yön verebileceği yegâne zemindir. Yoksa hiçbir anti-emperyalist devrimci yapı hiçbir biçimde bu yeterliğe sahip değildir ve Türkiye’yi önümüzdeki bir iki yılda kasıp kavuracak süreçlerde de sahip olmayacaktır.
Acil Hedefler
(1) Kadro Temelli Örgütlenme ve Dönemin İhtiyaçlarına Uygun Örgütsel ve Ruhsal Şekillenme: Sosyalist siyaset, öncelikle, kendisini örgütleyebilmelidir. Partiler, gruplar, çevreler, öncelikle kendilerini “kadro temelli”, Leninist yapılar haline dönüştürebilmelidir. Kadroların omurgasını kurduğu, devletin azgın saldırıları altında dağılmayacak, her şart ve koşul altında mücadelesini sürdürebilecek ilişki ağlarına, mücadele aygıtlarına, bu yapıyı ayakta tutacak profesyonel kadrolara sahip devrimci partiler yoksa, bu yazıda bahsi edilen hiçbir şeyin de bir karşılığı yoktur, ol(a)mayacaktır. Hasan Yalçın, Mehmet Bedri Gültekin, Kamil Dede gibi büyük devrimcilerin ve kuşkusuz Bilimsel Sosyalizmin üstatlarının bu konuda sayısız yazıları vardır. Mücadelenin temel şartı, mücadele örgütünün güçlü temellerle inşasıdır.
Partinin örgütlenmesi, parti büroları açmak, buralarda maaşlı sigortalı çalışanlar istihdam etmek olarak anlaşılamaz. Gelinen aşamada, Türkiye’de, ABD-AB boyunduruğunu kırmak, kelimenin gerçek anlamıyla kelle koltukta savaşmayı göze almak demektir. Büyük bedeller, maalesef, ödenmek durumundadır, başkaca bir çıkış imkânı kalmamıştır. Bu mücadeleyi omuzlayabilecek, saldırı altında faaliyetine devam edebilecek ilişki ağlarının örülmesi, yoğunlaşma alanlarının belirlenmesi, kısa-orta-uzun vadeli hedeflerle eldeki sınırlı imkanların gerçekçi dönemsel planlamalarla esas-tali ayrımıyla kullanılması, sonuç alıcı siyasal faaliyete (kampanyalar vb.) odaklanılması ve partinin adım adım örgütlenmesi öncelikli ve hiç bitmeyecek bir görevdir.
(2) Geniş Cephe Anlayışı: ABD-AB-İsrail bloğu ve onların yerli işbirlikçilerine karşı tutarlı bir ideolojik ve siyasal mevzilerde duran anti-emperyalist partiler, gruplar, çevreler, öncelikli olarak “eylem birliği platformlarında” yan yana gelebilmelidirler.
Türkiye sosyalist hareketi tarihinde çok fazla “platform” benzeri deneyim vardır. Çoğunluğu ise ya seçim gündemli hayata geçirilmiştir ya da Türkiye’ye özgü denebilecek bir örgütsel tasfiyecilik örneği olarak çeşitli partilerin veya çevrelerin farklı isimler altında “kendi tabanını konsolide etme ve yine kendisine benzeyen ‘kitle örgütlerini’ icat etme” girişimlerdir. Dolayısıyla mevcut sosyalist aktörlerin hafızalarındaki çağrışımı son derece olumsuzdur.
Fakat bu yazıda bahsetmeye çalıştığımız üzere, durumun aciliyeti, devrimci özneleri, eskilerin “eylemde birlik, eleştiri ve tartışmada özgürlük” ilkesini sahiplenmeye ve hayata geçirmeye zorlamaktadır. Hiçbir parti, çevre veya grup tek başına sürece yön verebilme, gündem belirleyebilme yeteneğine sahip değildir. Daha önemlisi, Suriye’de yaşananların şakası yoktur ve Türkiye’nin vakti hızla azalmaktadır. Eğer Türkiye’nin geleceğinde sosyalist siyaset rol oynayacaksa, bu, öncelikle, sosyalist kuvvetlerin en azından eylemli pratikler temelinde yan yana durmayı başarabilmelerine bağlıdır.
Bu cenahtaki partiler, gruplar ve çevreler aylık düzenli -merkezi düzeyde temsilcileriyle- toplanabilir; fikir alışverişinde bulunabilir; meseleler ve gelişmeler üzerinde beraberce kafa yorarak karşılıklı ilişkilerini güçlendirebilirler; illerde, okullarda, sendikalarda, kitle örgütlerinde, mahallelerde, atölyelerde vd. var olan kuvvetlerini ortak gündemler çerçevesinde beraberce seferber edebilir, buralarda platformlar biçiminde yan yana durabilirler.
Bu zemin, temel hedef olarak, “Türkiye İttifakı” gibi asıl cephe siyasetlerinin çevresinde örgütlenebileceği güçlü, eylemli, dinamik bir aktörler kümesi yaratabilir. Dar tanımlı ittifak adları —örneğin yalnızca “Sosyalist-Kemalist İttifakı” gibi sınırlı çerçeveler— yerine, tüm Türkiye’yi kucaklayabilecek, geniş toplumsal kesimlere hitap eden bir cephe kimliği inşa edilebilir.
Yine, değinmeye çalıştığımız üzere, geniş cephe siyasetleri, bir yanıyla da bölgesel siyasetleri ihmal etmemelidir. Artık Türkiye’nin geleceği, Lazkiye dağlarında ya da Süveyde’de İslamcı terör rejimine karşı çarpışan direniş gruplarından bağımsız değildir. Bu kuvvetler, etnik veya dinsel temelli savrulmalarla kaybedilmek istenmiyorsa, sosyalist siyaset yüksek sesle bu konulardaki programatik çözümlerini dillendirmelidir. Örneğin, Kürt siyaseti bugün her ne kadar ABD-AB-İsrail ekseninde demirlemiş olsa da Kürtler bu coğrafyanın kadim kültürlerinden biri olarak, gidecek başka vatanı olmayan ezilmiş bir ulustur. Gerçekten demokratik, devrimci ve güçlü seçenekler belirdiğinde ve Kürtlerin demokratik haklarını güvence altına alacak gönüllü birliktelikler zemini kuvvetlendiğinde, Kürt siyaseti bölgenin özgürleşmesinde son derece kritik roller de oynayabilecek deneyimli ve değerli bir kuvvettir.
Geniş cephe siyasetinin yegâne hedefi “Kurucu Meclis” olmalıdır. Yukarıda saydığımız tüm dinamiklere kapısı açık, halk hareketlerinin ve ona önderlik eden sosyalist siyasetin şekillendireceği kurucu meclis programları ve siyasetleri, Türkiye’nin gerçek kurtuluş reçetesi olabilir. Bu cephe, yalnızca AKP iktidarını devirmeyi değil, Türkiye’yi emperyalist bağımlılıktan kurtaracak, halkın iradesini yeniden inşa edecek bir Kurucu Meclis hedefini açıkça savunmalıdır.
Ötesinde, ola ki yakın gelecekte emperyalistler yıpranan AKP’yi cilası parlak bir diğer aktörle değiştirmeye kalkışırlarsa, bu sözde “demokrasi devrimi” içinde halkın iradesini kaptırmamak için de sosyalist siyasetlerin ittifakı yaşamsal olacaktır.
(3) Politik-Kitlesel Zorun Örgütlenmesi: Büyük devrimci öğretmen Mao Zedung’un en çarpıcı tespit ve değerlendirmelerinden biridir: “Ordusu olmayan halk, bağımsızlığını koruyamaz; bağımsızlığı olmayan halkın özgürlüğü de olamaz” (Uzun Süreli Savaş Üzerine, 1938).
Türkiye’de ve bölgede, gelinen aşamada, hiçbir kriz ve devrimci müdahale, mevcut sistem içi olanaklar dahilinde çözülemeyecek nitelikler almıştır. Suriye’nin, Irak’ın kurtuluşu (İsrail’in ve emperyalistlerin defedilmesi) ancak yeni kurtuluş savaşlarıyla mümkündür. İran’ın savunulması ancak savunma savaşıyla mümkündür. Lübnan’ın direnişi ancak silahla mümkündür. Filistin’in kurtuluşu ancak silahla mümkündür. Dahası, ABD öncülüğündeki Batı emperyalist kampı Rusya’ya karşı konvansiyonel savaş yürütmektedir ve Batı Avrupa savaşa hazırlanmaktadır.
Bu tabloda, Türkiye’de devlete çöreklenmiş mafya-tarikat rejiminin, yarattığı baskıcı yoz sistemini hiçbir düzen içi (seçim vb.) süreçle terk etmeyeceği açıktır. Bunu artık hem yüksek sesle ifade etmekte hem CHP örneğinde görüldüğü üzere eylemli olarak hayata geçirmektedir. Bu çarpıcı durum karşısında, hala daha Ergenekon ve Balyozlarda dahi direnmemiş eski Cumhuriyet kurumlarından, bürokrasisinden çözüm beklentileri içinde olmak, sosyalist siyasetin gündeminde ya da planlarında söz konusu dahi edilmemelidir. Halk hareketi, kendi öz gücüne yaslanarak kendi yumruğunu örgütlemelidir. Bunun nüvesi ise sosyalist siyaset ve özneleridir.
21. yüzyılın yeni teknolojileriyle yürütülen savaşlar, devletlerin birkaç günde yıkılışı veya MOSSAD’ın bir anda Hizbullah’ın kullandığı tüm teknolojik cihazları hava uçurması ve ciddi kadro kaybına yol açması gibi örnekler ciddiyetle takip edilmeli, dersler çıkarılmalıdır. Drone savaşları ve teknolojisi, yeni yüzyılın savaş sanatının bir gerçekliğidir artık... Kuşkusuz bu genel konu bağlamda her zaman belirleyici olan halk hareketidir. Kitlelerin, yığınların önüne geçilemeyecek politik şiddetidir asıl olan. Burada kritik soru, kitlelere kimin cesaretle, cüretle önderlik ettiğidir. Bunun içinse dönemin ihtiyaçlarına uygun örgütlenmelerin, kadroların yetiştirilmesi gereklidir.
Özetle, tüm anti-emperyalist sosyalist örgütlerin katılımıyla, kısa, net, halkın anlayacağı dilde bir ortak muhalefet çerçevesi hazırlanmalıdır. Bu programda, emperyalist bağımlılıktan kopuş, kamucu-planlı ekonomik modele geri dönüş, göçmen sorununun demokratik çözümü ve ülke güvenliğinin sağlanması, iğdiş edilmiş ekonomik-demokratik hakların tesisi, tavizsiz laiklik, tarikat-mafya ağlarının tasfiyesi ve Kurucu Meclis hedefi gibi temel talepler yer almalıdır. Sadece merkezi düzeyde değil, her ilde ve bölgede yerel ayaklar kurulmalıdır. Bu yapılar, mahalleler, dernekler, sendikalar, odalar, üniversiteler, liseler, kadın ve gençlik örgütleriyle bağ kurarak yaygınlaştırılmalı ve güçlendirilmelidir. Geniş cephe, tek tek örgütlerin kendi rutin takvimlerinden bağımsız olarak, ortak eylem kararları alabilen, hızlı tepki verebilen mekanizmalara sahip olmalıdır. CHP etrafında kümelenmiş geniş bir toplam mevcuttur ve bu kitleyle buluşabilmenin yolları cesaretle denenmelidir. Sosyalist siyasetler, bu zeminde, ideolojik tartışmaları devam ettirmeli, ülke genelinde ortaklaşa toplantılar, paneller, forumlar örgütleyebilmeli ve ülkenin ilerici birikimiyle buluşabilmenin yollarını aramalıdır.
Maalesef Türkiye sosyalist hareketleri tarihi, aynı zamanda, “tekkecilik” de tarihidir. Bu derinlere işlemiş gerici kültürün aşılabilmesi ancak ortak pratiklerle mümkündür. Günler ve gecelerce bir cümle üzerine tartışmak, ideal çerçeveyi birbirine dayatmaya çalışmak vs. değil, artık iç savaş eşiğinde duran Türkiye’de devrimci sorumlulukla en temel taleplerde yan yana güç birlikleri inşa etmek, bu gerici kültürün alt edilebileceği yegâne somut zemin olacaktır.
Ya Sosyalist Cumhuriyet Ya Dağılma!
Bugün Türkiye, yalnızca bir hükümet krizinden değil, derin bir devlet krizinden geçmektedir. Devletin kurucu unsurları, İslamcı rejim tarafından iğdiş edilmiş; yargıdan güvenliğe, ekonomiden eğitime tüm alanlar tarikat-mafya ilişkileriyle örülmüştür. Bu durumdan çıkış, ne mevcut sistem içi muhalefet partilerinin dar programlarıyla, ne de parçalı sosyalist hareketin kendi içine kapalı pratikleriyle mümkündür.
Tarih, Türkiye sosyalist hareketine, belki de yüzyılda bir gelecek ölçekte bir görev yüklemiştir (ve bir şans vermektedir): Tüm anti-emperyalist güçleri, geniş halk kesimlerini kucaklayacak bir ortak cephede birleştirmek ve bu cepheyi Kurucu Meclis hedefine kilitlemek. Bu görevin ertelenmesi, yalnızca bugünkü fırsatın kaçırılması değil; ülkenin parçalanma, iç savaş ve emperyalist mandalara sürüklenme riskinin artması demektir.
Dolayısıyla, bir ilk adım olarak, eylemlerde birlik konusu, artık bir iyi niyet temennisi değil, varlık-yokluk meselesiyle yüzleşen Türkiye’de halk hareketini doğru devrimci siyasetlerle buluşturabilmenin zorunlu koşullarından birisidir. Ya sosyalistler, bu tarihsel sorumluluğu omuzlayarak ülkenin kaderinde belirleyici bir özne haline gelecek; ya da Türkiye, emperyalizmin ve işbirlikçi gericiliğin elinde tarih sahnesinden silinecektir.
Halk hareketi, büyük kriz anlarında, sadece güven duyduğu cesur, kararlı öncülerin peşinden gider. Başarısız ayaklanmalar ve dışarıdan müdahale beklentileri sadece yeni manda rejimleri doğurur.
Tarih, Türkiyeli devrimcilerin önüne, çok ciddi bir görev getirip dayatmıştır. Ya tam bağımsızlık, kurtuluş ve sosyalizm için savaşılacaktır ya da Türkiye tarih olacaktır. Artık başkaca bir ihtimal bulunmamaktadır.
*
*Bu yazı, ilk defa Bilim ve Sosyalizm Dergisi'nin 13. sayısında yer almıştır.